Mehmet GÜREL
Köşe Yazarı
Mehmet GÜREL
 

“Köy Enstitüsü” mü, yoksa şimdi “Kent Enstitüsü” mü?

Konuyu daha iyi anlatabilmek için kısaca Köy Enstitülerinin hikayesine bir bakalım;   Ülkenin eğitim problemini çözmek, ilkokul öğretmeni yetiştirmek amacıyla, 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile “Köy Enstitüleri” dönemi başlatılmıştır. Kanun 1940 yılında çıkmışsa da aslında 1937 yılından beri işleyen bir sistemdir. İlk olarak Köy Öğretmen Okulları olarak kurulmuş, sonrasında kanunun çıkmasıyla bu okullar Köy Enstitülerine bağlanmıştır. Köy Öğretmen Okullarının yani Köy Enstitülerinin ilki 1 Ekim 1937'de Eskişehir Çifteler'de, ikincisi de 30 Ekim 1937 günü İzmir Kızılçullu'da açılmıştır.   Tamamen Türkiye'ye özgü olan bu eğitim projesini Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel bizzat yönetmiştir. Eğitim hamlesinin özünde; köylerde yaşayan ve ilkokul mezunu vasfı taşıyan çocukların Köy Enstitüleri'nde eğitim görüp tekrar yaşadıkları köylere dönerek öğretmenlik yapması amaçlanmıştır.   Böylece, hamle en alt birimden, köylerden başlayacak, köylü gerçekten efendi olacaktır.   Köy Enstitüleri, tren yollarına yakın ve tarıma elverişli, ülke geneline coğrafi açıdan dengeli yayılan 21 bölgede kurulmuş ve öğrenciler hem örgün eğitim almış, hem de modern tarım, hayvancılık, inşaat teknikleri, üretilen ürünlerin değerlendirilmesi konularında bilgi ve beceriler edinmişlerdir.  Böylece tarımda verimliliğin arttırılması, modernleşmenin sağlanması planlanmıştır. Kısaca köylerin kalkınması amaçlanmıştır...   Öğretmenler mezun olup kendi köylerine veya yakın çevredekilere, görevlendirilerek döndüklerinde, bu bölgenin çocukları oldukları için çevreye uyum sorunu yaşamıyorlar ve köylüyle çatışmıyorlardı. Ayrıca bu gençler sadece öğretmen değillerdi. Tarım ve inşaat konularında da eğitildiklerinden, enstitü binalarını yapıyor, tarlalara, hayvanlara bakıyorlardı. Bu program başarısını, eğitimde aldığı yol ile kanıtlayıp, okumuş, efendi köylü istemeyenlerce yok edilmesinde saklamaktadır...   Köy Enstitüleri sayesinde 1940 ve 1946 yılları arasında 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve bu tarlalarda üretime başlanmıştır. 750 bin fidan dikilmiş, 1200 dönüm bağ oluşturulmuştur. 150 büyük çaplı inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 100 km yol, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 20 uygulama okulu ve 12 elektrik santrali yapılmıştır...   Köy Enstitüleri 1954 yılına kadar yaklaşık 20 bin kadar öğretmen (1400 kadarı kız), 1599 erkek sağlık memuru yetiştirmiştir. Bu yetişen kişiler aynı zamanda gittikleri yerlerde birer köy önderi olmuştur.   Köy Enstitüleri, 27 Ocak 1954 tarihinde Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılmıştır. Şimdi hikayenin Köy Enstitüleri'nin kapatılması bölümüne hiç girmeyeceğim. Çünkü, bu konuda ayrı bir kitap yazılır...   ............   Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda okuma yazma oranı yüzde 5'i bile geçmiyordu. Nüfusun yüzde 80'i köylerde yaşamaktaydı. Halk cahildi ancak, cahil olduğunu bilecek kadar da erdemliydi...   Oysa 2018'e gelindiğinde ülke nüfusu 80 milyonu aşmış, yaklaşık yüzde 93'ü il ve ilçelerde yaşar hale gelmişti.   Günümüzde köy ve beldelerde yaşayanlar, nüfusun yüzde 7'sine kadar düşmüştür.   Terse dönen bu oranla tarım üretimimizin geleceğinden bahsetmek hayalcilik olacaktır. Almanya'da büyük yerleşim yerlerinde yaşayanların nüfusa oranı yüzde 77, Fransa'da yüzde 86'dır. Sanayileşme sürecindeki ülkelerde köyden kente göç hız kazanırken sanayileşmiş toplumlarda kentli nüfusu azalmaya başlamaktadır (bkz. Kentleşme ve Çevre Sorunları)   Günümüzde okuma yazma oranının yüzde 90'ı geçmesine rağmen, 1960'lı yıllardan itibaren, köyden kente göçün hızlanması ve modern eğitim sisteminin bir türlü kurulamayışından dolayı “okumuş cahiller”'in sayısı olukça artmıştır. TV kanallarında basit dizilerinin, gelin-kaynana, evlenme programlarının, yemek ve moda yarışmalarının büyük izlenme oranlarından, toplumdaki şiddet sevdasından ve suç oranının artışından anlaşılacağı üzere...   Günümüzde eğitilmesi, ahlaken ve bilmen yükseltilmesi gereken nüfus, artık köylerde değil şehirlerde yaşamaktadır. Bu nedenle de şehirlerimiz büyük birer köy(?) halini almaktadır...   Ülkemizde olması gereken üretim miktarı ve medeniyet seviyesi, sanayileşme çalışmaları ile dünyada var olan tarım toplumlarının önüne geçerken, gelişmiş ülkelerin gerisinden, onların eskittiği teknolojileri kullanmak yolu ile ortalarda kalmıştır. Hatta son yıllarda, üretimdeki artış miktarı azalmış, nüfus artış oranımızı (yüzde 1,5) bile yakalayamamaktadır. (bkz. TÜİK, Üretim Artış Oranları) Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin üretimlerinin, oransal bazda çok daha fazla olmasının gerektiği aşikardır. Üretmediğimiz sürece, tüketmeye, borçlanmaya, yakında da iç çamaşırlarımızdan olmaya mecbur kalacağımız acı bir gerçeğimizdir...   ............   En altta olmanın avantajı, gideceğiniz bir tek yön olmasıdır. O da yukarı taraftır. Ama eğer ortalardaysanız birden fazla yolunuz vardır. Yukarısı olabileceği gibi aşağısı da olasılıklardan birisidir. Gelişmiş, akıllı bir düşman sayesinde, bir aşağı, bir yukarı iner çıkarsınız. Sonsuza kadar ortada kalma döngüsüne girmiş olabilirsiniz. Bu da gerçekten “Arafta” kalmak gibidir...   Peki araf durumundan, bu kısır döngüden nasıl kurtulacağız... Bir araç yokuş yukarı çıkarken süratlenir ve rampanın tamamını bir kerede çıkar. Eğer bir kerede çıkabilecek motor gücü yoksa geri geri gidip, rampanın en altına iner ve daha fazla hızlanarak tekrar çıkmayı dener...   İşte bizim de hızımız ve motor gücümüz yani üretim miktarımız yokuşu bir seferde çıkmamıza yetmiyor. O nedenle geri dönmeli, eksik hızımızı, eksik üretimimizi tamamlamalıyız...    Tarıma, ülkemizin verimli toprağına geri dönmeliyiz. Köylerimize geri dönmeliyiz. Tarlalarımıza, bahçelerimize geri dönmeliyiz.   Şehirliler için, zamanının Köy Enstitüleri gibi "Kent Enstitüleri" açmalıyız. Modern tarım ilkeleri, doğal üretim metotları, tohum üretim şekilleri, ürün çeşitliliğinin artırılması, üretilen mahsulün değerlendirilmesi, pazar oluşturulması, hepsi, ne varsa öğretmeliyiz. Başarıyla mezun olan herkese, mezuniyet hediyesi, kendi bölgelerinden, köylerinden, on sene boyunca satamayacakları veya başkasına kiraya veremeyecekleri toprak almaları veya kiralamaları için uygun ödeme şartlarında teşvik kredileri vermeliyiz.   Elbette modern hava alanları, yollar, köprüler yapmalıyız ancak tükettiğimizden daha fazlasını üretemezsek o yapılanların bakımını yapmak için bile kaynak bulamayacağız. Dün yediğimiz hurmalar misali çıkarken bir yerleri tırmalatmamalıyız...   Sonuçta şehirde iş bulamamış, yaşam standardını yükseltemeyecek, aradığını yakalayamamış, hane nüfusu gelirinden fazla olan, en az ilkokul mezunu şehir kölelerinin, köylerine (şehirde doğmuş olanlar için dedelerinin köylerine) dönmesi sağlanmalıdır. Şehirden köye dönen, eğitim almış insanlar, köydeki yaşam standartlarını da değiştirecek, yükselteceklerdir...   Nasıl bir kentte yaşadığımız, birtakım teknokratların steril cevaplar verdiği ve apolitik meseleler değildir. Aksine nasıl bir dünya tahayyül ettiğimizle ilgilidir. (Bkz. Milyonluk Manzara, Kentsel Dönüşümün Resimleri)   Aynı Köy Enstitüleri programında olduğu gibi, verimli toprakları olan, terk edilmeye başlamış bölgelerde pilot köyler kurulmalı, şehirdeki  sosyal ve kültürel donatılar da bu köylerde yer almalıdır.(eğitim ve kurs yapıları, sivil toplum dayanışmaları, gezici sosyo-kültürel oluşumlar, İnternet, telefon, TV gibi teknik alt yapılar vb.)   1996 yılında, iş nedeniyle 12 yılımı geçirdiğim, çok sevdiğim İstanbul'dan Eskişehir'e taşındığımda çok korkmuştum. Alıştığım sosyal ve kültürel çevreyi bulamamaktan endişeliydim. Kısa sürede yanıldığımı anladım. Köye dönüşe kıyas olarak söylemiyorum ama, taşındıktan sonra İstanbul'u, İstanbul'da yaşadığım zamanlardan daha iyi yaşamaya başlamıştım. Orada yaşarken gidemediğim, gezip göremediğim, pek çok yere Eskişehir'den gidip gelme fırsatı buldum. Şehirde yaşarken onun nimetlerinden tam anlamıyla faydalanmak, hayat gailesinde pek mümkün olamıyor. Bu arada aldığı yol adına Eskişehir'in de hakkını yemeyeyim...   Bugün bazı örnek köylerde var olan anlayış ve kültür, genele yayılabilmelidir. Modern tarım araçları, her tarlaya bir tane değil de ortaklaşa bir şekilde kooperatifler aracılığıyla kullanılmalı, toplumumuzun güzel geleneklerinden “imece kültürü” yeniden canlandırılmalıdır. Evlerde veya yine kooperatifler aracılığı ile üretilen çeşitli doğal ürünler, ortak pazarlama şirketleriyle ekonomiye kazandırılmalıdır.   Enerji verimliliği ön planda tutulup, sürdürülebilirlik temel ilkelerden olmalı, gelecek kuşaklar da düşünülmelidir...   Köy muhtarlarının yetkileri, sistemi, bütçeleri ve vazifeleri muhakkak gözden geçirilip yenilenmeli, Muhtarlık gelirleri ve bütçeleri köydeki üretimle doğru orantılı olmalıdır...   Konu üzerine yeni bir bakanlık bile kurulabilir. Böylece mevcuttaki, yapmadıklarını yapmamaya devam edebilir...   Ülkemizde var olan sanayileşme anlayışı ve inovasyon sayesinde de endüstriyel üretim artışı da yakalanmış olacaktır. Sonrası ise Türkiye 5.0, 6.0, ........ versiyonları...   Toplumda, eğitim, üretim ve kalkınma en alt birimden, en genç olandan başlar. Kuşaklar geçtikçe de topluma yayılmış olur.   Geçtiğimiz son 50-60 yılda planlayamadıklarımızı, yapamadıklarımızı, düşünmemiz ve birer birer gerçekleştirmemiz gerekmektedir...   Okul öncesi, İlköğretim, Orta Öğretim ve Yüksek Öğretim, hepsinin birlikte ilerleyebileceği bir sistem kurmamız şarttır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın biraz da Covid-19 etkisi ile uzaktan eğitim çalışmaları, pek çok ülkeye göre daha önde görülüyor. Ancak şu da unutulmamalıdır ki uzaktan eğitim her konuda mümkün değildir.    Örneğin uygulamalı eğitim veren Teknik Liseler, Endüstri Meslek Liseleri, Turizm Otelcilik Liseleri, v.b. hepsinin eğitimlerini uzaktan yapabilme şansları yoktur. Günümüzde herkesin üniversite mezunu olmak istediğini düşünürsek, mesleki eğitim veren liselerin, Köy Enstitülerinin kaderine mahkûm olmalarını engellemeliyiz.    İhtiyaç duyduğumuz ve çok iyi eğitim veren bu okulları kalkındırmalı, güçlendirmeli, programlarını güncellemeli, onlara yeni bölümler eklemeli, yeni eğitmenler yetiştirmeliyiz. Ve en önemlisi topluma bu eğitim kurumlarından mezun olanların üretim gücümüze yapacağı katkıları iyi anlatıp, iş bulma probleminin kalmayacağını kanıtlamalıyız…    Köprüyü, Saray'ı, havalimanını geçtik, “kanal”dan önceki son çıkış...   Herkese mutlu haftalar...

“Köy Enstitüsü” mü, yoksa şimdi “Kent Enstitüsü” mü?

Konuyu daha iyi anlatabilmek için kısaca Köy Enstitülerinin hikayesine bir bakalım;

 

Ülkenin eğitim problemini çözmek, ilkokul öğretmeni yetiştirmek amacıyla, 17 Nisan 1940 tarihli ve 3803 sayılı yasa ile “Köy Enstitüleri” dönemi başlatılmıştır. Kanun 1940 yılında çıkmışsa da aslında 1937 yılından beri işleyen bir sistemdir. İlk olarak Köy Öğretmen Okulları olarak kurulmuş, sonrasında kanunun çıkmasıyla bu okullar Köy Enstitülerine bağlanmıştır. Köy Öğretmen Okullarının yani Köy Enstitülerinin ilki 1 Ekim 1937'de Eskişehir Çifteler'de, ikincisi de 30 Ekim 1937 günü İzmir Kızılçullu'da açılmıştır.

 

Tamamen Türkiye'ye özgü olan bu eğitim projesini Milli Eğitim Bakanı olan Hasan Âli Yücel bizzat yönetmiştir. Eğitim hamlesinin özünde; köylerde yaşayan ve ilkokul mezunu vasfı taşıyan çocukların Köy Enstitüleri'nde eğitim görüp tekrar yaşadıkları köylere dönerek öğretmenlik yapması amaçlanmıştır.

 

Böylece, hamle en alt birimden, köylerden başlayacak, köylü gerçekten efendi olacaktır.

 

Köy Enstitüleri, tren yollarına yakın ve tarıma elverişli, ülke geneline coğrafi açıdan dengeli yayılan 21 bölgede kurulmuş ve öğrenciler hem örgün eğitim almış, hem de modern tarım, hayvancılık, inşaat teknikleri, üretilen ürünlerin değerlendirilmesi konularında bilgi ve beceriler edinmişlerdir.  Böylece tarımda verimliliğin arttırılması, modernleşmenin sağlanması planlanmıştır. Kısaca köylerin kalkınması amaçlanmıştır...

 

Öğretmenler mezun olup kendi köylerine veya yakın çevredekilere, görevlendirilerek döndüklerinde, bu bölgenin çocukları oldukları için çevreye uyum sorunu yaşamıyorlar ve köylüyle çatışmıyorlardı. Ayrıca bu gençler sadece öğretmen değillerdi. Tarım ve inşaat konularında da eğitildiklerinden, enstitü binalarını yapıyor, tarlalara, hayvanlara bakıyorlardı. Bu program başarısını, eğitimde aldığı yol ile kanıtlayıp, okumuş, efendi köylü istemeyenlerce yok edilmesinde saklamaktadır...

 

Köy Enstitüleri sayesinde 1940 ve 1946 yılları arasında 15 bin dönüm tarla tarıma elverişli hale getirilmiş ve bu tarlalarda üretime başlanmıştır. 750 bin fidan dikilmiş, 1200 dönüm bağ oluşturulmuştur. 150 büyük çaplı inşaat, 60 işlik, 210 öğretmen evi, 36 ambar ve depo, 48 ahır ve samanlık, 100 km yol, 16 su deposu, 12 tarım deposu, 20 uygulama okulu ve 12 elektrik santrali yapılmıştır...

 

Köy Enstitüleri 1954 yılına kadar yaklaşık 20 bin kadar öğretmen (1400 kadarı kız), 1599 erkek sağlık memuru yetiştirmiştir. Bu yetişen kişiler aynı zamanda gittikleri yerlerde birer köy önderi olmuştur.

 

Köy Enstitüleri, 27 Ocak 1954 tarihinde Demokrat Parti hükümeti tarafından kapatılmıştır. Şimdi hikayenin Köy Enstitüleri'nin kapatılması bölümüne hiç girmeyeceğim. Çünkü, bu konuda ayrı bir kitap yazılır...
 

............
 

Cumhuriyetin kurulduğu ilk yıllarda okuma yazma oranı yüzde 5'i bile geçmiyordu. Nüfusun yüzde 80'i köylerde yaşamaktaydı. Halk cahildi ancak, cahil olduğunu bilecek kadar da erdemliydi...

 

Oysa 2018'e gelindiğinde ülke nüfusu 80 milyonu aşmış, yaklaşık yüzde 93'ü il ve ilçelerde yaşar hale gelmişti.

 

Günümüzde köy ve beldelerde yaşayanlar, nüfusun yüzde 7'sine kadar düşmüştür.

 

Terse dönen bu oranla tarım üretimimizin geleceğinden bahsetmek hayalcilik olacaktır. Almanya'da büyük yerleşim yerlerinde yaşayanların nüfusa oranı yüzde 77, Fransa'da yüzde 86'dır. Sanayileşme sürecindeki ülkelerde köyden kente göç hız kazanırken sanayileşmiş toplumlarda kentli nüfusu azalmaya başlamaktadır (bkz. Kentleşme ve Çevre Sorunları)

 

Günümüzde okuma yazma oranının yüzde 90'ı geçmesine rağmen, 1960'lı yıllardan itibaren, köyden kente göçün hızlanması ve modern eğitim sisteminin bir türlü kurulamayışından dolayı “okumuş cahiller”'in sayısı olukça artmıştır. TV kanallarında basit dizilerinin, gelin-kaynana, evlenme programlarının, yemek ve moda yarışmalarının büyük izlenme oranlarından, toplumdaki şiddet sevdasından ve suç oranının artışından anlaşılacağı üzere...

 

Günümüzde eğitilmesi, ahlaken ve bilmen yükseltilmesi gereken nüfus, artık köylerde değil şehirlerde yaşamaktadır. Bu nedenle de şehirlerimiz büyük birer köy(?) halini almaktadır...

 

Ülkemizde olması gereken üretim miktarı ve medeniyet seviyesi, sanayileşme çalışmaları ile dünyada var olan tarım toplumlarının önüne geçerken, gelişmiş ülkelerin gerisinden, onların eskittiği teknolojileri kullanmak yolu ile ortalarda kalmıştır. Hatta son yıllarda, üretimdeki artış miktarı azalmış, nüfus artış oranımızı (yüzde 1,5) bile yakalayamamaktadır. (bkz. TÜİK, Üretim Artış Oranları) Bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin üretimlerinin, oransal bazda çok daha fazla olmasının gerektiği aşikardır. Üretmediğimiz sürece, tüketmeye, borçlanmaya, yakında da iç çamaşırlarımızdan olmaya mecbur kalacağımız acı bir gerçeğimizdir...
 

............
 

En altta olmanın avantajı, gideceğiniz bir tek yön olmasıdır. O da yukarı taraftır. Ama eğer ortalardaysanız birden fazla yolunuz vardır. Yukarısı olabileceği gibi aşağısı da olasılıklardan birisidir. Gelişmiş, akıllı bir düşman sayesinde, bir aşağı, bir yukarı iner çıkarsınız. Sonsuza kadar ortada kalma döngüsüne girmiş olabilirsiniz. Bu da gerçekten “Arafta” kalmak gibidir...

 

Peki araf durumundan, bu kısır döngüden nasıl kurtulacağız...
Bir araç yokuş yukarı çıkarken süratlenir ve rampanın tamamını bir kerede çıkar. Eğer bir kerede çıkabilecek motor gücü yoksa geri geri gidip, rampanın en altına iner ve daha fazla hızlanarak tekrar çıkmayı dener...

 

İşte bizim de hızımız ve motor gücümüz yani üretim miktarımız yokuşu bir seferde çıkmamıza yetmiyor. O nedenle geri dönmeli, eksik hızımızı, eksik üretimimizi tamamlamalıyız... 

 

Tarıma, ülkemizin verimli toprağına geri dönmeliyiz. Köylerimize geri dönmeliyiz. Tarlalarımıza, bahçelerimize geri dönmeliyiz.

 

Şehirliler için, zamanının Köy Enstitüleri gibi "Kent Enstitüleri" açmalıyız. Modern tarım ilkeleri, doğal üretim metotları, tohum üretim şekilleri, ürün çeşitliliğinin artırılması, üretilen mahsulün değerlendirilmesi, pazar oluşturulması, hepsi, ne varsa öğretmeliyiz. Başarıyla mezun olan herkese, mezuniyet hediyesi, kendi bölgelerinden, köylerinden, on sene boyunca satamayacakları veya başkasına kiraya veremeyecekleri toprak almaları veya kiralamaları için uygun ödeme şartlarında teşvik kredileri vermeliyiz.

 

Elbette modern hava alanları, yollar, köprüler yapmalıyız ancak tükettiğimizden daha fazlasını üretemezsek o yapılanların bakımını yapmak için bile kaynak bulamayacağız. Dün yediğimiz hurmalar misali çıkarken bir yerleri tırmalatmamalıyız...

 

Sonuçta şehirde iş bulamamış, yaşam standardını yükseltemeyecek, aradığını yakalayamamış, hane nüfusu gelirinden fazla olan, en az ilkokul mezunu şehir kölelerinin, köylerine (şehirde doğmuş olanlar için dedelerinin köylerine) dönmesi sağlanmalıdır. Şehirden köye dönen, eğitim almış insanlar, köydeki yaşam standartlarını da değiştirecek, yükselteceklerdir...

 

Nasıl bir kentte yaşadığımız, birtakım teknokratların steril cevaplar verdiği ve apolitik meseleler değildir. Aksine nasıl bir dünya tahayyül ettiğimizle ilgilidir. (Bkz. Milyonluk Manzara, Kentsel Dönüşümün Resimleri)

 

Aynı Köy Enstitüleri programında olduğu gibi, verimli toprakları olan, terk edilmeye başlamış bölgelerde pilot köyler kurulmalı, şehirdeki  sosyal ve kültürel donatılar da bu köylerde yer almalıdır.(eğitim ve kurs yapıları, sivil toplum dayanışmaları, gezici sosyo-kültürel oluşumlar, İnternet, telefon, TV gibi teknik alt yapılar vb.)

 

1996 yılında, iş nedeniyle 12 yılımı geçirdiğim, çok sevdiğim İstanbul'dan Eskişehir'e taşındığımda çok korkmuştum. Alıştığım sosyal ve kültürel çevreyi bulamamaktan endişeliydim. Kısa sürede yanıldığımı anladım. Köye dönüşe kıyas olarak söylemiyorum ama, taşındıktan sonra İstanbul'u, İstanbul'da yaşadığım zamanlardan daha iyi yaşamaya başlamıştım. Orada yaşarken gidemediğim, gezip göremediğim, pek çok yere Eskişehir'den gidip gelme fırsatı buldum. Şehirde yaşarken onun nimetlerinden tam anlamıyla faydalanmak, hayat gailesinde pek mümkün olamıyor. Bu arada aldığı yol adına Eskişehir'in de hakkını yemeyeyim...

 

Bugün bazı örnek köylerde var olan anlayış ve kültür, genele yayılabilmelidir. Modern tarım araçları, her tarlaya bir tane değil de ortaklaşa bir şekilde kooperatifler aracılığıyla kullanılmalı, toplumumuzun güzel geleneklerinden “imece kültürü” yeniden canlandırılmalıdır. Evlerde veya yine kooperatifler aracılığı ile üretilen çeşitli doğal ürünler, ortak pazarlama şirketleriyle ekonomiye kazandırılmalıdır.

 

Enerji verimliliği ön planda tutulup, sürdürülebilirlik temel ilkelerden olmalı, gelecek kuşaklar da düşünülmelidir...

 

Köy muhtarlarının yetkileri, sistemi, bütçeleri ve vazifeleri muhakkak gözden geçirilip yenilenmeli, Muhtarlık gelirleri ve bütçeleri köydeki üretimle doğru orantılı olmalıdır...

 

Konu üzerine yeni bir bakanlık bile kurulabilir. Böylece mevcuttaki, yapmadıklarını yapmamaya devam edebilir...

 

Ülkemizde var olan sanayileşme anlayışı ve inovasyon sayesinde de endüstriyel üretim artışı da yakalanmış olacaktır. Sonrası ise Türkiye 5.0, 6.0, ........ versiyonları...

 

Toplumda, eğitim, üretim ve kalkınma en alt birimden, en genç olandan başlar. Kuşaklar geçtikçe de topluma yayılmış olur.

 

Geçtiğimiz son 50-60 yılda planlayamadıklarımızı, yapamadıklarımızı, düşünmemiz ve birer birer gerçekleştirmemiz gerekmektedir...

 

Okul öncesi, İlköğretim, Orta Öğretim ve Yüksek Öğretim, hepsinin birlikte ilerleyebileceği bir sistem kurmamız şarttır. Milli Eğitim Bakanlığı'nın biraz da Covid-19 etkisi ile uzaktan eğitim çalışmaları, pek çok ülkeye göre daha önde görülüyor. Ancak şu da unutulmamalıdır ki uzaktan eğitim her konuda mümkün değildir. 

 

Örneğin uygulamalı eğitim veren Teknik Liseler, Endüstri Meslek Liseleri, Turizm Otelcilik Liseleri, v.b. hepsinin eğitimlerini uzaktan yapabilme şansları yoktur. Günümüzde herkesin üniversite mezunu olmak istediğini düşünürsek, mesleki eğitim veren liselerin, Köy Enstitülerinin kaderine mahkûm olmalarını engellemeliyiz. 

 

İhtiyaç duyduğumuz ve çok iyi eğitim veren bu okulları kalkındırmalı, güçlendirmeli, programlarını güncellemeli, onlara yeni bölümler eklemeli, yeni eğitmenler yetiştirmeliyiz. Ve en önemlisi topluma bu eğitim kurumlarından mezun olanların üretim gücümüze yapacağı katkıları iyi anlatıp, iş bulma probleminin kalmayacağını kanıtlamalıyız… 

 

Köprüyü, Saray'ı, havalimanını geçtik, “kanal”dan önceki son çıkış...

 

Herkese mutlu haftalar...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve telgrafgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.