Mehmet GÜREL
Köşe Yazarı
Mehmet GÜREL
 

Kıymetlimiz...

Tarihi okurken, ona yapılabilecek en büyük kötülük, güncel akıl ve duygularla geçmişi değerlendirmektir. Kendimize yapacağımız en büyük iyilik ise tarihi, zamanının koşullarını anlamaya çalışarak, kişilerin yerine kendimizi koymadan yorumlamak olacaktır.   Tarihteki olaylar, ancak kendi zamanının şartları bilinerek, o koşullar ışığında değerlendirilmelidir. Bütün büyük tarihçiler, tarihi anlamak konusunda bu öğretiden bahseder…   Hayatımız süresince, eylemlerimizi ve kararlarımızı, zaman geçtikçe farklı şekillerde değerlendiriyor olmamız, bu öğretinin bizlere en yakın kanıtıdır. Örneğin; “Ama o zaman cep telefonu yoktu ki, haber veremezdim...”   “O zamanlar yamalı pantolon giymek normaldi, fakirlik anlamına gelmezdi...”   “Tabi ki, gelen misafirimizi evimizde ağırlardık. Dışarıda yedirmek, içirmek ayıptı...”   “Bir çocuğun kıyafetinden, kaçıncı sınıfa gittiği belli olurdu, o zamanlar büyüme sevdası kıyafetin haricinde kendini gösterirdi...”   Gibi yorumları çok yapmışımdır... Herhalde sizler de benzerlerini düşünmüş veya söylemişsinizdir.   Geçmişte alınmış bir karar, bugün çok abes veya olağan gelebilir bizlere...   Daha önce söylediklerimiz, sonra düşündüğümüzde, çok komik veya yanlış gelebilir. “Keşke söylemeseydim” veya “Şöyle söyleseydim daha iyiydi” diye aklımızdan geçirdiğimiz çok zaman olmuştur.   Bugün, daha önce söylediğimiz ve yaptıklarımızın üzerinde yürür, o tecrübe ile hareket ederiz. Işık tutar bize, öğrendiklerimiz ve bildiklerimiz. Vereceğimiz her türlü kararımızı, daha öncekiler yönlendirir.   ……………………..   Peki; bilmediğimiz, düşünemediğimiz, hayal bile edemediğimiz bir konuda nasıl bir eylemde bulunabiliriz..?   Daha önce yaşamadığımız, şahit olmadığımız, okumadığımız bir bilgiyi nasıl kabul eder ve başkalarına anlatırız..?   Tecrübe etmediğimiz bir yaşam tarzını başkalarına öğretmek için nasıl kararlı davranırız..?   Bir mimar olarak, tasarım yapmak da böyle bir şey diye düşünüyorum. Ama bir nesne, bir mekân tasarlarken bile yaşanmış tecrübelerden tuğlalar kullanırız, okunmuş bilgileri birbirine çatarız ve sonunda somut, elle tutulur malzemeleri harmanlayıp bir yoğurt yeriz…   Başta söylediğim böyle bir şey değil. Daha önce kimsenin düşünemediği veya düşünmediği hatta aklına bile getiremediği bir yaşam tarzını kabul ettirmek…    Düşünün ki; gördüğünüz ve hayal ettiğinizi, daha önce gören veya düşünen yok.    Böyle bir durumda kime sorarsınız..?!!!   Neyi tartarsınız, neyle karşılaştırıp gerçekleşirsiniz kafanızdaki kurgunuzu..?!!!   Nasıl, nereden öğrenir de öğretebilirsiniz..?!!!   Hangimiz düşünebilir şimdi, kimsenin bilmediği, daha önce yaşanmamış bir tecrübeyi..?!!!   Nasıl ısrarcı oluruz öğretimizde, kendi yaşamımızı da kökünden değiştirmeye..?!!!   Çoğumuzun sadece düşünebildiği spor yapmaya, rejim yapmaya başlamak, sigarayı bırakmak, vb bile çok önemli bir değişiklikken, nasıl olur da tüm yaşantımızı, alışkanlıklarımızı bir çırpıda değiştiriveririz..?!!!   ………………..   Yanlış anlamayın, bilinenleri kullanarak eskiye dönmek değil, bilinmeyenle yeniyi oluşturmak mümkün mü? Bir düşünün...   ...............   İşte böyle bir şey CUMHURİYET'i kurmak...   Sahip olduğumuz, onun için çok değerli…   Bu nedenle O, çok büyük bir lider, mükemmel bir kurucu...   O sebepten, gelecek nesillere anlatma fırsatımız olan 29 Ekim çok önemli,...   .............................   “Düşünülen kurtuluş çareleri.   Şimdi, efendiler, izin verirseniz, size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?   Açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştı:   Birincisi, İngiltere korumasını istemek.   İkincisi, Amerika mandasını istemek.   Bu iki tür karar sahipleri, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında bölüştürülmesindense, imparatorluğu tek bir devletin koruması altında bulundurmayı tercih edenlerdir.   Üçüncü karar: Bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. Söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak için önlemler arıyordu. Bazı bölgelerde de Osmanlı Devleti'nin yok edileceğini ve Osmanlı topraklarının paylaşılacağını oldubitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu.   Bu üç kararın gerekçesi, yaptığım açıklamalarda vardır.    Benim kararım   Efendiler, ben bu kararların hiçbirisinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı toprakları tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da paylaşımını sağlamaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti.    Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?   O halde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi?   Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!   İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.”   Nutuk'tan bir bölümle bu hafta yazıma son verdim. Sağlıkla kalınız.   Kıymetlimiz, CUMHURİYETİMİZ, sen çok yaşa...

Kıymetlimiz...

Tarihi okurken, ona yapılabilecek en büyük kötülük, güncel akıl ve duygularla geçmişi değerlendirmektir. Kendimize yapacağımız en büyük iyilik ise tarihi, zamanının koşullarını anlamaya çalışarak, kişilerin yerine kendimizi koymadan yorumlamak olacaktır.

 

Tarihteki olaylar, ancak kendi zamanının şartları bilinerek, o koşullar ışığında değerlendirilmelidir. Bütün büyük tarihçiler, tarihi anlamak konusunda bu öğretiden bahseder…

 

Hayatımız süresince, eylemlerimizi ve kararlarımızı, zaman geçtikçe farklı şekillerde değerlendiriyor olmamız, bu öğretinin bizlere en yakın kanıtıdır.

Örneğin;
“Ama o zaman cep telefonu yoktu ki, haber veremezdim...”

 

“O zamanlar yamalı pantolon giymek normaldi, fakirlik anlamına gelmezdi...”
 

“Tabi ki, gelen misafirimizi evimizde ağırlardık. Dışarıda yedirmek, içirmek ayıptı...”
 

“Bir çocuğun kıyafetinden, kaçıncı sınıfa gittiği belli olurdu, o zamanlar büyüme sevdası kıyafetin haricinde kendini gösterirdi...”

 

Gibi yorumları çok yapmışımdır... Herhalde sizler de benzerlerini düşünmüş veya söylemişsinizdir.

 

Geçmişte alınmış bir karar, bugün çok abes veya olağan gelebilir bizlere...

 

Daha önce söylediklerimiz, sonra düşündüğümüzde, çok komik veya yanlış gelebilir. “Keşke söylemeseydim” veya “Şöyle söyleseydim daha iyiydi” diye aklımızdan geçirdiğimiz çok zaman olmuştur.

 

Bugün, daha önce söylediğimiz ve yaptıklarımızın üzerinde yürür, o tecrübe ile hareket ederiz. Işık tutar bize, öğrendiklerimiz ve bildiklerimiz. Vereceğimiz her türlü kararımızı, daha öncekiler yönlendirir.
 

……………………..

 

Peki; bilmediğimiz, düşünemediğimiz, hayal bile edemediğimiz bir konuda nasıl bir eylemde bulunabiliriz..?

 

Daha önce yaşamadığımız, şahit olmadığımız, okumadığımız bir bilgiyi nasıl kabul eder ve başkalarına anlatırız..?
 

Tecrübe etmediğimiz bir yaşam tarzını başkalarına öğretmek için nasıl kararlı davranırız..?

 

Bir mimar olarak, tasarım yapmak da böyle bir şey diye düşünüyorum. Ama bir nesne, bir mekân tasarlarken bile yaşanmış tecrübelerden tuğlalar kullanırız, okunmuş bilgileri birbirine çatarız ve sonunda somut, elle tutulur malzemeleri harmanlayıp bir yoğurt yeriz…

 

Başta söylediğim böyle bir şey değil. Daha önce kimsenin düşünemediği veya düşünmediği hatta aklına bile getiremediği bir yaşam tarzını kabul ettirmek… 
 

Düşünün ki; gördüğünüz ve hayal ettiğinizi, daha önce gören veya düşünen yok. 
 

Böyle bir durumda kime sorarsınız..?!!!
 

Neyi tartarsınız, neyle karşılaştırıp gerçekleşirsiniz kafanızdaki kurgunuzu..?!!!
 

Nasıl, nereden öğrenir de öğretebilirsiniz..?!!!
 

Hangimiz düşünebilir şimdi, kimsenin bilmediği, daha önce yaşanmamış bir tecrübeyi..?!!!
 

Nasıl ısrarcı oluruz öğretimizde, kendi yaşamımızı da kökünden değiştirmeye..?!!!

 

Çoğumuzun sadece düşünebildiği spor yapmaya, rejim yapmaya başlamak, sigarayı bırakmak, vb bile çok önemli bir değişiklikken, nasıl olur da tüm yaşantımızı, alışkanlıklarımızı bir çırpıda değiştiriveririz..?!!!

 

………………..

 

Yanlış anlamayın, bilinenleri kullanarak eskiye dönmek değil, bilinmeyenle yeniyi oluşturmak mümkün mü?
Bir düşünün...

 

...............

 

İşte böyle bir şey CUMHURİYET'i kurmak...

 

Sahip olduğumuz, onun için çok değerli…

 

Bu nedenle O, çok büyük bir lider, mükemmel bir kurucu...

 

O sebepten, gelecek nesillere anlatma fırsatımız olan 29 Ekim çok önemli,...

 

.............................

 

“Düşünülen kurtuluş çareleri.

 

Şimdi, efendiler, izin verirseniz, size bir soru sorayım: Bu durum ve koşullar karşısında kurtuluş için nasıl bir karar akla gelebilirdi?

 

Açıkladığım hususlara ve yaptığım gözlemlere göre üç türlü karar ortaya atılmıştı:

 

Birincisi, İngiltere korumasını istemek.

 

İkincisi, Amerika mandasını istemek.

 

Bu iki tür karar sahipleri, Osmanlı Devleti'nin bir bütün olarak korunmasını düşünenlerdir. Osmanlı topraklarının çeşitli devletler arasında bölüştürülmesindense, imparatorluğu tek bir devletin koruması altında bulundurmayı tercih edenlerdir.

 

Üçüncü karar: Bölgesel kurtuluş çarelerine başvurmaktır. Söz gelişi, bazı bölgeler kendilerinin Osmanlı Devleti'nden koparılacağı görüşüne karşı ondan ayrılmamak için önlemler arıyordu. Bazı bölgelerde de Osmanlı Devleti'nin yok edileceğini ve Osmanlı topraklarının paylaşılacağını oldubitti kabul ederek kendi başlarını kurtarmaya çalışıyordu.

 

Bu üç kararın gerekçesi, yaptığım açıklamalarda vardır. 

 

Benim kararım

 

Efendiler, ben bu kararların hiçbirisinde isabet görmedim. Çünkü bu kararların dayandığı bütün deliller ve mantıklar çürüktü, temelsizdi. Gerçekte, içinde bulunduğumuz o tarihte, Osmanlı Devleti'nin temelleri çökmüş, ömrü tamamlanmıştı. Osmanlı toprakları tamamen parçalanmıştı. Ortada bir avuç Türk'ün barındığı bir ata yurdu kalmıştı. Son mesele, bunun da paylaşımını sağlamaktan ibaretti. Osmanlı Devleti, onun bağımsızlığı, padişah, halife, hükümet, bunların hepsi anlamı kalmamış bir takım boş sözlerden ibaretti. 

 

Neyin ve kimin dokunulmazlığı için kimden ne gibi yardım sağlanmak isteniyordu?

 

O halde ciddi ve gerçek karar ne olabilirdi?

 

Efendiler, bu durum karşısında tek bir karar vardı. O da ulusal egemenliğe dayanan, kayıtsız şartsız bağımsız yeni bir Türk Devleti kurmak!

 

İşte, daha İstanbul'dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun'da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.”

 

Nutuk'tan bir bölümle bu hafta yazıma son verdim. Sağlıkla kalınız.

 

Kıymetlimiz, CUMHURİYETİMİZ, sen çok yaşa...

Yazıya ifade bırak !
Okuyucu Yorumları (0)

Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.

Yorum yazarak Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve telgrafgazetesi.com sitesine yaptığınız yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan tüm yorumlardan site yönetimi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.
Sitemizden en iyi şekilde faydalanabilmeniz için çerezler kullanılmaktadır, sitemizi kullanarak çerezleri kabul etmiş saylırsınız.